20 Aralık 2011 Salı

VATİKAN'DAN AÇILIM:KIZILDERİLİ AZİZE


Vatikan, tarihinde ilk kez bir kadın kızılderiliyi 'azize' ilan edecek.


Vatikan, tarihinde ilk kez bir kadın kızılderiliyi 'azize' ilan edecek. Papa 16'ncı Benedictus tarafından mucizeleri kabul edilip azizlik ünvanı verilecek gelecek dört isimden biri de Amerikalı kızılderili Caterina Tekakwitha olacak. New York eyalet topraklarında 1656 yılında Mohawk Kızılderili Kabilesi'nin bir ferdi olarak dünyaya gelen Tekakwitha, 1980 yılında dönemin Papası 2'nci John Paul tarafından kutsal ilan edilmişti.

Annesi Mohawk reislerinden biriyle evli olan bir savaş esiriydi. Köyde oluşan çiçek salgını ailesini öldürdü. Annesi ölmeden önce Caterina Tekakwitha'yı vaftiz etti. Tekakwitha yüzü tamamen çiçek bozuğu izleriyle dolu olduğu halde iyileşti. Çocuğu olmayan amcası tarafından büyütüldü. Kabilesinin diğer kadınları gibi, avlanarak, deri işleyerek ve tarımda çalışarak büyüdü. Ancak Hristiyan olduğu için kabilesi tarafından kötü muamale gösteriliyor ve sık sık bastonla dövülüyordu. Pazar günleri dua etmek için çalışmıyordu. Kabilesi bu nedenle yemek vermiyor, aç bırakıyordu. Amcası bir savaşçıyla evlendirmek isteyince kaçarak, Cizvit cemaatine sığındı. 34 yaşında hayatını kaybedene kadar cemaat içinde gençlerin eğitimi ve hasta bakımıyla ilgilendi.

22 Ağustos 2011 Pazartesi



DUDAKLARIMDAN ÖP YOKSA ÖLÜRSÜN

İtalya'nın birleşmesi süreci sadece Kaotik ortam oluşması nedeniyle değil, aynı zamanda politik altyapı oluşturmasıyla da mafyanın gelişmesine etkili oldu. Birleşik İtalya'ya katılmakta direnen Papa tüm Katolikleri yeni yönetimle işbirliğini reddetmeleri konusunda yüreklendiriyordu. Papalık ile İtalyan hükümeti arasındaki bu çatışma, Sicilya'daki kanun dışı örgütlerin köy ve kasaba halkını, dini karşıtı olarak sunulan devlet güçlerine karşı kullanması ve örgütlenmesi için uygun ortam yarattı. 20.yy. başında Güney İtalya'da mafya örgütlü ve güçlü bir yapı kurmayı başardı.

1900 lerin başında başta Sicilya olmak üzere İtalya nın birçok yerinde büyük nüfuslu ve varsıl aileler feodal düzen içinde yaşadıkları toprakların ekonomisinden, adaletine,işleyişine kdar kadar her şeyi ellerinde kontrol altında tutuyordu.

İtalya’da Mussolini döneminin başlamasıyla bu aileler merkez otoritenin hedefi haline geliyor. Bazı dönemlerde askerleri de bu ailelerin üzerine sürmeye çekinmeyen Mussonlini Güney İtalya’da pek de başarılı olamadı.Aksine bölge halkını birbirine kırdırma siyaseti bu bölgede ters tepmesi sonucı halk devleti zalim olarak nitelendirip büyük bir öfke ve nefretle otorite ile oılan tüm bağlarını koparmaya çalışıyordu. Bu tutum günlük yaşatınlarına da yansıdı ve günlük hayatlarında yaşadıklara sorunlara kendi aralarında ya da bölgenin varlıklı,sözü geçen büyüklerinin liderliğinde çözüm bulmaya başladılar.Zaman zaman sorunları çözen bu akil insanlar yaptığı işin karşılığında para ile ödüllendirilince yepyeni bir sektörde kaçınılmaz olarak doğdu.

FAŞİST İTALYA'DA MAFYA

Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtalya'da başa geçen Mussolini önderliğindeki faşistler, mafyaya karşı büyük bir savaş açtı. Bu dönemde olağanüstü yetkilerle görevlendirilen Palermo Valisi Cesari Mori 1926-1931 yılları arasında binden fazla “aile” üyesini tutukladı. Bu dönemde yüzlerce “üye” ABD'ye göç etti. Bunlar arasında Amerika'daki İtalyan Mafyası'nın babalarından 'Don Vito' Genevese de vardı. Mafya İtalya içinde etkisizleştirilip,itibarsızlaştırılmaya çalıştıkça , faşist yönetim tarafından el üstünde tutulmaya başlandı.Mussolini Amerika'daki Sicilyalı kardeşlerine ve özellikle Napollili 'Don Vito' Genevese'ye hayranlığını belirterek mafyanın artık İtalya için bir tehdit olmadığı düşüncesiyle hareket etmişti. Otoritenin her türlü demir yumruğuna rağmen mafya İtalya'da kan kaybetmesine rağmen beli kırılamadı.

Gördükleri baskıya ve aldıkları ağır cezalara rağmen mafya mensupları İkinci Dünya Savaşından sonra serbest bir yaşam alanı buldular. Yeniden dirilen mafya, Sicilya’da ve İtalya’nın batı kesimlerindeki köy ve kasabalarda utunamayarak Palermo’ya yöneldi. Burayı kendine karargah olarak seçen mafya sayesinde Palermo sokaklarında uzun yıllar kan,gözyaşı ve silah sesleri eksik olmadı.

AMERİKA'DAKİ İTALYAN MAFYASI


İtalyan mafyasını popülerleştiren ise “ailelerin” ABD’deki faaliyetleri oldu. Pek çok romana ve filme esin kaynağı İtalyan Mafyası'nın Amerika'daki kolunun geçmişi 19. yy sonlarına uzanıyor.

Bilinen ilk Amerika'ya göç etmiş Sicilya mafyası üyesi Giuseppe Esposito'ydu. Esposito ve beraberindeki altı Sicilyalı, kendi ülkelerinde işledikleri bir cinayet sonrasında New York'a kaçtı, buradaki eylemleri nedeniyle de 1881'de tutuklandı ve İtalya'ya geri gönderildi.

ABD'nin doğu yakasında, özellikle de New York'taki İtalyan göçmenlerin varlığı mafya için uygun alan sağlıyordu.

ABD'de İtalyan mafyasının doğduğu yer: New York 'Five Points'

New York, 20. yy başında ABD'deki İtalyan mafyasının üssü olmaya devam etti. Özellikle 1920'li yıllara kadar, şehirde 'Beş Nokta' olarak bilinen Broadway'ye yakın varoşlar gangsterlere yataklık etti. Bu dönemdeki mafya 'Beş Nokta Çetesi' (Five Points Gangs) olarak anılıyor. Martin Scorsese'nin 2002 yapımı 'Gangs of New York' filmi bu dönemi anlatır.

OMERTA: “ÖTMEYECEĞİM”

Camorra Mafyası’nın Amato-Pagano ailesine bağlı Mafya Babası Daniele D’Agnese, İtalyan güvenlik güçleri tarafından yakalandıktan sonra cezaevine götürülmeden önce mafya üyeleri ile teker teker dudaktan bastırarak öpüşerek "İçeride ötmeyeceğim. Kaygılanmayın" mesajı vermişti. Dünya basınında olduğu kadar Türkiye’de de şaşkınlıkla karşılanan bu davranış biçimi bizim gelenek ve göreneklerimize ters gelsede “aile” ler için hayati öneme sahip.

Omerta Güney İtalya’da Apulia or Puglia,Campania,Calabria ve Sicilya’da üslenen Cosa Nostra ağacının dalları olan 'Ndrangheta, Sacra Corona Unita, ve Camorra “aile”lerinin Cosa Nostra ( MAFIA) üyeleri arasında görülen “sessiz kalma yemini” simgeleyen bir davranış biçimi.

ÖP YOKSA ÖLÜRSÜN

İtalyan “aile” üyelerinin başta Amerika’ya göç etmesiyle beraber bu geleneği bulundukları yere taşıyan üyeler alacakları ceza ne olursa olsun “sessiz kalma” , “ötmeme” yemini eder.

Başta cinayet olmak üzere işledikleri suçların sonunda polisin eline düşen “aile bireyi” bir şekilde ya cezaevine götürülürken ya da mehkeme çıkışı en yakınındaki “kardeşini” nin dudağına dudaklarını bastırarak öper, “sessiz kalma yemini “eder ve susma yasasına uyar. Öldüreni asla açıklamaz. Bu onun mertliğini koruduğunu ve polise hiçbir şekilde bilgi vermeyeceğinin sözüdür. Aksi davranışta bulunulması halinde cezası belli ve kesindir,kaçışı yoktur: Namlusu kesilmiş pompalı tüfekle ölüm


Omerta kelimesi kökenini İspanyolca “hombredad”, “erkeklik” kelimesinden alır. Sicilyalılar yıllar içerisinde bu kelimeyi “omu” olarak kullanack tı. Başka bir teoriye göre Latinhce “Humilitas” kelimesinden türeyen kelime umirtà olarak değişmiş, Güney İtalya diyalektiğinde en son olarak omertà olarak kullanılmıştır.


İngilizce’de genelde aksansız olarak, omerta olarak çevrilmesi, sıklıkla yanlış telaffuza yol açar. Sicilyalılar kelimenin sonundaki “A”ya vurgu yaparak teleffuz ederler.


“YAŞARSAM SENİ ÖLDÜRÜRÜM,ÖLÜRSEM SENİ AFFEDERİM”



KURALLAR



1) hicbir kardeşini ölumle tehdit edilsen,işkenceye uğrasanda ispiyonlama,sırlrı açıklama

2) Patron ne derse onu uygula

3) Aynı aileden olan kardeşlerine yardımını ve ilgini esiRgeme

4) aileye saldırı olursa misliyle karşılık ver ve intikamı mutlaka al

5) Aile dışında hiçbir güç odağıyla ilişki kurma


Bu altın kurallarla “aile “hayatına başlayan üyeler için en utanç verici olan şey ispiyoncu olmaktır.( cascittuni) Her birey kendi çıkarlarının önünde ailenin şerefini korumakla yükümlüdür. “Erkekliğe” leke sürülmemeli,başkasının kadınlarına yan gözlr bakılmamalıdır. Ailenin mutlak otoritesine sadık kalınmalıaile içi sırlar kimseyle paylaşılmamalıdır. Bir Sicilya atasözü olan

“Cu è surdu, orbu e taci, campa cent'anni 'mpaci” ( O ki sağırsa, körse ve sessizse 100 yıl boyunca barış içinde yaşayacaktır) her zaman hatırlanmalı ve unutan üyelere bu söz hatırlatılmalıdır. Eğer çok sayıda bu sözü unutan varsa cesedinin üzerine bu not konularak hatırlatma yapılmalıdır.

“Baba” Joe Valachi’nin 1971’de ölmeden önce yargılandığı mahkemede “pentito” (pişmanlık duyan,tövbekar) olduğu açıklayarak “Omerta yasası”nı çiğnemiştir. Her türlü öldürme girişimine rağmen kalp krizi sonucu hayatını kaybetmişti.


Popüler kültürde omerta : Mario Puzo Cosa Nostra ve Omerta’nın prensiplerine dayalı bir roman yazdı. Bu unsur anlamında en iyi bilinen eserleri arasında The Godfather üçlemesi, Sicilyalı ve Omerta var. Son kitap serisi olan Omerta, ölümünden önce tamamlanmıştı ama ölümünden sonra, 2000’de el yazısı kullanılarak basıldı."

19 Temmuz 2011 Salı

RÜTBELİ MOTORSİKLET ORDUSU




RÜTBELİ MOTORSİKLET ORDUSU

METE SOHTAOĞLU

The Rolling Stones grubu 60’lı yılların sonunda verdikleri her konser dolup taşarken grupta şöhretine şöhret katmaktadır. Grup ilk Amerika turnesine çıkmış ve turnenin son durağı olan Altamont’ta düzenlenecek festivalde son bir konser verecekti. Konserin ön grubu Flying Burrito Brothers da konserin açılış grubu olarak “The stones” ile beraber şehre gelir.Woodstock’tan sadece üç ay sonra yapılan bu konser seyircinin müzisyen ile temas halinde olduğu son konser ünvanını da taşır.

6 Aralık 1969'da rolling stones’un, ilk büyük amerika turnesinin son duraklarından biri altamont şehridir. burada bedava bir konser verilecektir. Katılması beklenen kalabalıkta göz önüne alındığında grubun sahneden rahat çalıp söyleyemeyeceğini düşünen Rolling Stones' un yol menejeri Sam Cutler konuyu grup üyelerine açar. Keith Richards’ta , o sıralar “kanka” oldukları Grateful Dead üyelerine konudan bahsedip güvenliği sağlayacak birilerini bulmasını ister. Solist Jerry Garcia da daha önce Woodstock’tan tanıdığı meşhur motonsiklet çetesi hells angel’ı önerir ve onlarla konuşup 500 $ lık bira karşılığında bu işi yapacaklarını iletir.. Santana, Jefferson Airplane, The Flying Burrito Brothers, ve Crosby, Stills, Nash & Young’ın sahne aldığı festivalde serbest satılan uyarıcı maddeler etkisini göstermiş, konser öncesi birçok yerde kavga çıkmıştı. 300 bin seyircinin katilimiyla altamont'ta gerceklestirilen festivalde Rolling Stones konseri başlamadan önce sahnenin ön sırasında kavga çıkmış jefferson airplane'in bir üyesi “hayvan” lakaplı bir angel üyesi tarafından yumruklanmıştı. Hells Angels üyeleri oldukça sert davranarak hır gür çıkaranları pataklarken biraz sakinleşen kalabalık Stones2un sahneye çıkmasıyla tekrar taşkınlık yapmaya başlar. mick jagger daha söyledükleri ilk şarkıdan itibaren müzigi kesip seyirciye sakin olmaları yönünde defalarca telkinde bulunur. Oldukça tedirgin bir halde şarkılarını söyleyen gruba ilk kötü haber sahnedeyken ulaşır. konserde grubu korumak amaciyla sahne çevresinde önlem alan bir angel üyesinin seyircilerden birini bicakladığı bildirilir. Ama esas kötü haber konserin sonunda gelir. Grup son şarkıları Sympathy for the devil’i çalarken hells angels üyeleri üzerinde taşıdığı silahla bir Angels üyesini yaralayan Meredith hunter adlı genç bir siyahı öldürmüşlerdir. bu olay büyük yankılara sebep olur ve rolling stones basın tarafından olayın müsebbibi gibi gösterilir. Uzun bir süre daha sonra verecekleri konserlerinde bu şarkıyı çalmayan grupla Hells Angel grubunun lideri Ralph Sonny Barger arasında yıllarca sürecek bir polemiğinde fitili ateşlenecektir. Zira Barger bütün yaşananların suçlusu olarak yıllarca Mick Jagger'ı ve onun sahnedeki davranışlarını işaret edecektir. ( Bıçaklama olayından önceki gergin ortamı, satın alabileceğiniz “Gimme Shelter” adlı dvd’de izleyebilirsiniz.)

Daha sonra Mick Jagger’ı öldürmek için adam kiralandığı ve Rolling Stones’un Cehennem Melekleri’ne 50.000 dolar “diyet”ödedikten sonra bu anlaşmanın iptal edildiğine dair haberler de o dönemde epey konuşulmuştu.



CEHENNEM MELEKLERİThe Hells Angel çatısı 1948 yılında California,Fontana’da kurulur.2. Dünya Savaşı sırasında başta Burma, Çin olmak üzere Doğu Asya’da görev yapan Abd Hava Kuvvetlerine bağlı “Uçan Kaplanlar” lakaplı gönüllülerden oluşan askerlerin bağlı bulunduğu 3. Filoya tattıkları bir lakap. Aslında askerlerin bu lakabı sevmesinin sebebi ise 1930 yılında tam bir gökyüzü tutkunu olan yönetmen ve prodüktör Howard Robard Hughes, Jr. ‘ın çektiği Hells’s Angel adlı sinema filmi. Savaş öncesinde ve savaş sırasında moral amacıyla sıkça göstrilen bu filmin asker tarafında çok sevdiğini de not olarak düşelim. Kuruluş aşaması belirsiz olsada grubun Oakland ayağının kurucusu Ralph “Sonny” Barger,de aynı yıllarda motor grubunu oluşturmuştu.Barger’de Hells Angel’ın kuruluş merkezi olarak San Francisco,Gardena,Fontana’yı kabul eder. Ama bazı kaynaklara göre Hells Angel 1953 yılında Rocky Graves tarafından gene aynı şehirde kuruldu.

KANATLI KURUKAFA


Hells Angel renklerini amblemini 85. Muharip Filosunun ve 552. bombordıman filosunun logolarından alır.Bir yılda ortalama 20 bin km yol yapan ,deri montlarına askeri madalyaları andıran “patch” ler takan grup üyeleri kırmızı ve beyaz renklleri ağırlıklı olarak kullanır.

Milliyetçi (Cumhuriyetçi, cinsiyetçi ve şiddet kullanmaktan çekinmeyen bir grup olduğunu söyleyebileceimiz grubun kullandığı sembollere baktığımızda Nazi komando birliği Tötenkopf (Death head)’un kanatlı kurukafa ve diğer Nazi imgeleriyle ortak motifler bulunduğuda gözlenebilir.

Montların yer alan "Support 81, Route 81" sloganında ki 81 ise alfabedeki H ve A baş harflerinin alfabedeki rakamsal yerlerini temsil eder.

Aynı zamanda sıkça kulladıkları bir selamlama sloganı olan “Angels Forever; Forever Angels"da deri motlarda yer bulur. Çömez olarak gruba katılann motor ehliyeti sahibi bir kişi yaklaşık 2 yıl sonra üyeliğe kabul edilip montuna tüm “patch” leri takma hakkına sahip olabilir. Gruba yeni katılanlarla,üyeler ve yöneticiler arasındaki kıdem ve kademeyi derimontların üzerindeki “patch” lerle anlayabileceğimizi belirtip grup içinde çok sıkı tutulan bir yönetmelik olup ceza sistemininde katı uygulandığını not olarak düşelim. Bugün 30 ülkede örgütlü olan Hells Angel’ın ilk yurtdışı ayağı 1961 yılında Yeni Zelanda’da kurulmuş olup ilk üyelerinin savaş sonrası “sendrom” yaşayan askerler olduğu da gözönüne alındığında savaşta yaşadıkları şiddeti günlük hayatlarında uygulamaları da şaşırtıcı olmayacaktır. Üyelerinin çoğunun “redneck” güney Amerikalı işssiz ortasınıf’tan oluşan grubun üyeleri 60 ve 70 li yıllarda haraç alma,gasp,tehdit,yaralama,tahammüden adam öldürme,uyuştucu satışı ve dağıtımından dolayı polis merkezlerini sıkça ziyaret ettiğide bilinen bir gerçek.

1975 yılında Amerikan hükümeti federal soruşturma açarak Hells Angel’ın illegal faaliyetlerini soruştıurmuş.Grubun toplanma yerleri basılıp başta grubun lideri Ralph ‘Sonny’ Barger eşi Sharon olmak üzere birçok kişi tutuklanmıştı. 1979 yılında San Francisco Federal Mahkemesinde başlayan davada 200’den fazla savunma avukatı görev yaptığı davada Yargıç Samuel Conti basına verdiği bir demeçte “Bu davanın bitmesine ömrüm yetişir umarım” der. 2 Temmuz 1980′de yeterli karar çokluğunu sağlayamayan jüri ile sonuçlanan davada grup üyeleri içeri atıldı.

ÖLÜMÜNE REKABET: MONGOLS
Adını ünlü Moğol İmparatoru Cengiz han’dan alan 1969’da Hells Angel’ın ırkçı yapısına karşı Hispanik kökenlilerin oluşturduğu Moğollar’ın Melek’lerle rekabeti sadece motorsiklet üzerinde değil. Adliyelerde de sürdü. Derimontlarında ortalama 500 “patch “ takan grup üyeleri uyguladıkları aşırı şiddetten dolayı montlarını kamusal alanda giydükleri takdirde derhal tutuklandıklarını da söyleyelim.


MOĞOL İSTİLASI

Onları başta Amerika olmak üzere tüm dünyaya tanıtan olay ise 2002 yılında meydana geldi.Hells Angel ve Mongols üyelerinin Amerika’nın en büyük ikinci otel ve kumarhanesindeki meydan okumaları dünya çapında yankı yaratacaktı. 27 Nisan 2002’de Harrah's Laughlin otelinde meydana gelen olayda Moğollar’dan Anthony Barrera(43),”Melek”lerde Jeramie Bell (27) ve Robert Tumelty(50) çıkan çatışmada öldüler.. 36 kişinin tutuklandığı ve altı Moğol’ın cezaevine gönderildiği bu olay eğlence hayatıyla meşhur Nevada’da ilk defa birden fazla insanın öldüğü ilk adli suç olarak tarihe geçti. Artık savaşa heryerdeydi.

Özellikle Moğolların desteklediği BANDIDOS (Almanya ) ile Almanya’da bir cephe açan “Melek”ler bu ülkede kendilerini yasaklatacak kadar yaralama ve cinayet olayına karıştı.

Dört gizli ajanın klübün içine sızarak illgegal faaliyetleri raporladığı ve hazırlanan bu rapor üzerine 2008’de dünya çapında özel timlerle düzenlenen “Kara Yağmur” operasyonunda grubun lideri , Ruben "Doc" Cavazos olmak üzere 38 üst yönetici ve 160 klüp üyesi tutuklanmıştı.


Moğollar’ın Melek’lerle kapışması artık dünya sathına yayılmış durumda.2010 yılında

Almanya’nın Bremen kentindeki bazı Kürt grupları ‘Moğollar’ın yeni bir bölümünü kurup Cehennem Melekleri ne kafa tutmuştu. Gene o yıl Mustafa B.’nin saatte 290 km. hızla sürdüğü motoruyla ağaca çarpıp ölünce polis kazadan kimsenin suçlu olmadığını üstüne basa basa duyurup olası çatışmaların önüne geçmeye çalışmıştı. 38 yaşında ve Kürt olan Mustafa B. nin ölümü Almanya’da her şeye rağmen gergin günler yaşanmasına sebep olmuştu.

"Ne zaman doğru birşey yapsak, kimse hatırlamaz ama ne zaman yanlış birşey yapsak kimse unutmaz"

2010 yılındA europol’ÜN yayınladığı raporda yasadışı motosiklet çetelerinin aralarında kurdukları yeni ittifaklarla “altyapı, bağlantı, kaynak ve deneyim” sahibi olduklarını ve böylece “Balkan Yolu”nu kullanarak Güney ve Doğu Avrupa’da uyuşturucu kaçakçılığı yapabilecek kapasiteye eriştikleri ifade edilen raporda, “ağır uyuşturucuların başka bölgelere taşınmasında Türkiye’nin bir kilit noktası ve önemli bir yükleme bölgesi” olduğuna dikkat çekilmişti.


Rapora göre, Cehennem Melekleri Arnavutluk, Bulgaristan ve Makedonya’daki “yerel çetelerle” yakın ilişkiler kurdu, Türkiye’de ise tek başlarına bir gelişim gösterdi. Ayrıca Alman Bandidos Motosiklet Kulübü’nün Türk kökenli birçok üyesi son dönemde Cehennem Melekleri MC’nin Türkiye şubesine transfer olmuştu. Ülkemizdeki motor kültürü göz önüne alındığında ve motorsiklet klüplerinin üye yapısı göz önüne alındığında bu iddinın oldukça saçma olduğu söylenebilir. Zira “kardeşlik” bağıyla birbirlerine bağlı bu motorsiklet klüplerinin ya da üyelerinin adli kayıtlarının olmaması,suça bulaşmamış olması sert görünüşlü bu motorsiklet ve özgürlük tutkunlarını zan altında bırakıp “melek avı” başlatmayı da gerektirmiyor.

MELEKLER TÜRKİYE’DE

Yeni bir ülkede şube açabilmek için Hells Angels üyelerinin fikrinin alındığı ve dünya çapında yapılan oylama sonucunda, yüksek oranda evet oyu verilmesi halinde yeni şube açılabiliyor.

Filmlere ve kitaplara konu olan, şube açtığı 30 ülkedeki binlerce üyesiyle dünyanın en büyük motorsiklet kulübü olan Hells Angels’ın Avrupa’da yaşayan ve çoğu Türk asıllı olan bazı Hells Angels üyelerinin girişimiyle Hells Angels ile alt kulübü Red Devils’in son adresi geçen yıl da İzmir olmuştu.

Urla yolundaki kulüp evinde 3 günlük çılgın partiyle açılışı kutlanan Hells Angels’ın, Türkiye’de kurulmasının önemli noktalarından biri ise, ırkçı olarak tanımlanan bir klübün ilk kez Müslüman bir ülkeyi aralarına kabul etmeleri.

Deri yeleklerin arkasında Red Wolwes, Black Wolves, Ottomans, Macho Kings gibi çeşitli yazılar ile değişik renkte ve şekilde amblemlerler açılışa katılan klüpler kamuoyu ve basına pek konulmak ve malzeme vermek istemiyor. Çeşitli sivil toplum eylemlerinde motorlarıylşa katılan üyelerin arasında saygı,sevgi ve klip liderine itaat dikkat çekiyor.

7 Temmuz 2011 Perşembe

157 YILLIK BİR ÖMÜR: ZARO AĞA



TÜRKİYE’NİN İLK MEDYATİK KAHRAMANI

Eyüp Sultan Camii arkasından, Kaşgari dergâhına çıkarken Meşhur Piyer Loti Kahvesi'nin sola doğru kıvrılan dik yokuşundaki kabristanda başlığı Osmanlı dönemine ait Hamidi fesli bir mezar taşı bulunur. Eyüp Kabristanı'nın girişinde bulunan mezartaşında "Az yaşa, çok yaşa, akıbet er geç gelir başa..." yazar.

Üzerinde ise "Bitlisli Şemsi Ağa Oğlu 157 Yaşında Ölen Zaro Ağa'nın Ruhuna Fatiha - 1934" yazan bu taş bakanlar için sıradan bir mezartaşından farksız değildir. Oysa bir imparatorluk, on padişah, yirmi sekiz vezir-i azam, bir cumhuriyet, iki reis-i cumhur, beş başbakan, birçok savaş ve on evlilik geçiren “uzun bir hayat”ın timsali olan Zaro Ağa'ya aittir bu mezartaşı.

Ömrü boyunca, I. Abdülhamid, III. Selim, IV. Mustafa, II. Mahmud, Abdülmecid, Abdülaziz, V. Murad, II. Abdülhamit, V. Mehmet Reşat ve VI. Mehmed Vahideddin olmak üzere on padişahın saltanatını ve Abdülmecid Efendi'nin de halifelik dönemlerini görüp Cumhuriyet’in ilanına da tanıklık eden Zaro Ağa, Kabakçı Mustafa İsyanına (1807), Yeniçeriliğin kaldırılışına (1826), Tanzimata (1839), I. Meşrutiyet (1876) II. Meşrutiyet (1908) ve Cumhuriyet'in ilanlarına (1923) tanık olmuş Bitlis’li bir Kürt’tür.

157 YILLIK BİR ÖMÜR: ZARO AĞA

Bitlisli Şemsi Ağa'nın oğlu Zaro, Hicri 1191, miladi 1777 yılında Bitlis'in Mutki ilçesine bağlı (Merment ) Meydan Köyü'nde fani dünyaya gözlerini açtığında Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin tahtında I. Abdülhamit oturmaktaydı.

Hayatının ilk yıllarını köyünde geçiren Zaro 18 yaşına kadar köyünde yaşamış aynı yıllarda İstanbul'a ayak basarak Tophane'ye yerleşmiş ve yaşamını burada sürdürmüştü. İstanbul’a ilk adım attığında bestekarlığıylada tanınan Padişah 3. Selim hükümdarlığında Selimiye Kışlası inşaatında çalışmıştı. Sultan Abdulmecid’ in yaptırdığı Tophane Cami’inin yapımında da amelelik yapmıştı.Kazandığı para ile memleketi Bitlis’e dönen Zaro Ağa orada evlenince daha çok para kazanmak için tekrar İstanbul’a döndü.

Evlendiği eşlerinin yaşlanıp öldüğünü anlatan Zaro Ağa 11 kez evlenmiş. 96 yaşına kadar çocuk sahibi olabilen Zaro Ağa'nın 36 çocuğu olmuş. Ancak o hayattayken bir tanesi hariç hepsi ölmüş. Zaro Ağa öldüğünde en son doğan kızı 60 yaşlarındaymış. Ömrünün son günlerine kadar zinde bir vücuda sahip Zaro Ağa'nın 130'lu yaşlarındayken artık 90 yaşında olan ve hareket etmekte bile zorlanan oğluna çalışıp baktığınıda Libra Yayınevi'nden Mevlüt Çelebi imzası ile yayımlanan "Dünyanın en uzun yaşayan adamı: Zaro Ağa (1777 - 1934)" adlı kitaptan öğreniyoruz. Torunlarının sayısını bilmeyen Zaro Ağa,29 torununun torununu görebilmiş.

YENİÇERİLİKTEN MODELLİĞE

1798’de Cezzar Ahmet Paşa komutasındaki orduda, Akka kalesinde, Napolyon’un ordularına karşı savaşan Zaro Ağa yakışıklı iri kıyım olduğu için, saray görevlilerinin dikkatini çekmiş ve askerliğini sarayda yapmıştı.
1800’lü yılların başlarında Sultan III. Selim’in emriyle Nizam-ı Cedid askerleri için inşa olunan Selimiye Kışlası’nın inşaatında çalıştı.,
1826 yılında yeniçeriliğin kaldırılması sırasında Zaro Ağa bu ocaktaydı. Ancak yeniçeri kıyımından Ayasofya’nın mahzenlerine saklanarak kurtulabilmişti.

Zaro Ağa’nın 1826’da Yeniçeri ocağının kaldırılışı sırasında Yeniçeri olduğu ve ölümden Ayasofya’nın altındaki zindanlarda gizlenerek kurtulduğu da iddia edilmektedir.

Rivayete göre Zaro Ağa, 1910’larda bir tarihte elindeki paslı bir bıçağı biletmek için Tophane’deki Bıçakçı Mustafa’ya götürür. Bıçakçı Mustafa, Zaro Ağa’ya elindeki antika bıçak karşılığında yeni bir bıçak ve para önerir. Ancak Zaro Ağa bunu kabul etmez. Ağa, burada Bıçakçı Mustafa’ya Yeniçeri baskınından nasıl kurtulduğunu anlatır.

DÜNYANIN EN YAŞLI HAMALI ZARO AĞA

Mensubu olduğu Mutkili-Şerif Mirza Aşireti'yle birlikte Navarin Deniz Savaşı'nı takiben Rusların Yunanlıların bağımsızlığını desteklemesi yüzünden çıkan 1828’teki Rus-Osmanlı muharebesine katılıp savaşta bacağından yaralanmış sonra yine memleketine dönmüştür.
Bir süre memleketinde kalan Zaro Ağa iyileştiği 1830’ların ikinci yarısında İstanbul’a dönecektir. Bu dönemde 1853 yılında inşa edilen Ortaköy camisinin inşaatında çalıştığından bahsetmiştir ki, bu sıralarda 80 yaşlarını sürüyordu.

Anayasasının birinci maddesi “güven” olan “Hamal Piyasası” da imparatorluğun siyasi ve sosyal gelişmelerinden nasibini alır zira en mühim memleket meseleleride buralarda konuşulur. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla birlikte üzerilerindeki azalan baskıyla Ermeni Hamallar ile Kürt Hamallar arasındaki rant ve üstünlük mücadelesi doruk noktasına ulaşır . Bu rekabet Ermeni Hamalların üstünlüğüyle sona ermesine rağmen 1908 yılında Avusturya mallarına karşı boykotun öncülüğünü de Kürt Ali isminde bir hamal yapmasıda tarihe geçer.

Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra hamallık işine geri dönen ve gümrüklerde hamallık yapan Zaro Ağa, bu işte kendisini kısa sürede göstererek Kâhyalık vazifesiyle Kürt hamallara 20 yıl süreyle ağabeylik edip iskelelerden pay alacaktır. Sosyal ağırlığı giderek artan Zaro Ağa’nın başını çektiği Kürt hamallar Şeyh Abdulkadir ile Bedirhanlar arasındaki iktidar mücadelesinde önemli bir güç olarak her iki lider tarafından kendi yanlarına çekilmek istendiği bilinir.
Kendi döneminde dünyanın en yaşlı insanı sıfatıyla şöhret sahibide olan ve Kâhyalık vazifesinde yirmi sene kalan Zaro Ağa’ya iş göremez olduğu dönemde bile hamallar tarafından itibar gösterilir ve hatrı sorulur. İstanbul Belediye Reisi Operatör Doktor Emin Bey zamanında Belediye serhademesi ünvanı verilerek kendisine 50 lira maaş bağlanır.


“90 YAŞINDAKİ GENÇLİK YILLARI”

Rohat Alakom’un “Eski İstanbul Kürtleri” adlı kitabında , Zaro Ağa’nın iri vücudu ve yakışıklı görünümüyle uzun yıllar hamallık yaptığı ve Zaro Ağa’nın birçok evlilik yaptığı vurgulanırken unutamadığı anlarının 90 yaşından sonraki gençlik yılları olduğu da anlatılır.
“Niye bu kadar çok evleniyorsun” diye soranlara “ne yapalım, aldığım kadınlar çabuk ihtiyarlayıp ölüyorlar, dayanamıyorlar” diye cevap verir. Hatta şöhret sahibi olduktan sonra Atatürk’ün huzuruna çıkan Zaro Ağa, Zaro Ağa, söz şan şöhretten açıldığında konuyu kadınlara getirip Cumhuriyeti tasvip ettiğini ama Atatürk’e kadınlara bu kadar fazla hak vermesinin yanlış olduğunu kadınlar evde oturup kısa etekler giymemesi gerektiğini söyleyip saçlarını başlarını açmamalıdır da demiştir.


YENİÇERİLİKTEN MODELLİĞE

Askeri Tıbbiye hocalarından Ahmed Rasim Paşa'nın kızı olan Mihri Hanım (Müşfik) saray ressamı Fausto Zonaro'nun öğrencisi olmuş, daha sonra Roma ve Paris'te eğitimini sürdürmüştü. İlk önce Dârülmuallimat'a resim öğretmeni olarak atanan Mihri Hanım 1914 yılında Darülfünun (Üniversite) içinde açılan İnâs (Kız) Sanâyi-i Nefise Mektebi’nde okulun atölye hocalığına, sonra da müdürlüğüne getirilmiştir. Mihri Hanım, müdürlüğü döneminde atölyelerde model olarak kullanmak üzere Arkeoloji Müzesi'nden çıplak erkek heykeli istemiş ve ilk kez çıplak kadın modelini atölyeye sokmuştur ancak Sanâyi-i Nefise Mektebi'nin 'nü' tablo çalışmalarında bilinenin aksine modellik yapmamıştır.
Dönemin kadın ressamlarından Mihri Müşfik Hanım bu mektepte kız öğrencilere resim dersi vermektedir. Ancak öğrencilerin erkek modellerle çalışmaları yasaktır. Müşfik Hanım birçok kez yetkililerin kapısını aşındırır ve erkek model için izni koparır. Ama Maarif Nazırı Şükrü Beyin bir şartı vardır. Modellik yapacak erkek yaşlı ve kız öğrencilerin ruhuna ve hislerine hitap etmeyecek fiziki özelliklere sahip biri olacaktır. Gün geçtikçe büyüyen İstanbul’da o günlerde 100 yaşını çoktan devirmiş ve ağzında diş kalmamış olan Zaro Ağa’dan daha uygun hiç kimse bulunamaz bu iş için.
Yapılan değerledirmeler üzerine Tophane-Boğazkesen kahvelerindeki sandalyeleri aşındıran yüz yaşını aşmış iri cüsseli Zaro Ağa mektebe davet edilir. Ve Zaro yeni görevine başlar. Zaro Ağa'nın karşısında rahat hareket eden kız talebeler zamanla kendine ısınıp hürmet gösterip, çalışırken rahat hissetmesi için çay ikram etmeye ve laflamaya çalışırlar.Zaro Ağa 2-3 gün sonra derslere gelmez, mektebe bir daha uğramaz olur. Okula gitmeyişini yıllar sonra, "kızlar hep bana bakıyorlar, gözlerini benden ayırmıyorlar. Üstelik bir çubuk (kurşun kalem) alıyorlar, onu uzatıyorlar" diye açıklar ve ekler: "Aha biyle biyle göz kırpiylar. Sonra başımı, yanağımi okşiylar. Buraya bah, beri bah dirler. Hangisine bahayım bilmirem, hepsi de huriler gibi, bir iki dene olsa ne ise. Emme ben bu kadar kızı nideyim, aha da gelmem vallah!.."

Bir müddet Sanayi-i Nefise mektebinde talebelere modellik yaptıktan sonra, dönemin idarecileri o günün ağır ekonomik koşulları altında ezilen Zaro Ağayı keşfederler.
1929 Büyük Bunalımı Türkiye"yi öncelikle Türk parasının değerindeki düşme birtakım tedbirlerinde alınmasını gündeme getirmişti. Türkiye"nin 1930"lara doğru devletçilik yönünde değişen ekonomi politikasına bağlı olarak idare denetiminde kurulan ve yerli malı kullanımı tavsiye eden ve tasarrufu özendirirken yeni ekonomi politikasının halka benimsetilmesinde görev addedilen Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti marifeti ile bir reklâm kampanyası organize edilerek Zaro Ağa’dan istifade edilmesi kararlaştırılır. Malum dönem içerisinde Türk olarak benimsetilip Türkiye’nin propaganda amaçlı kullandığı bir karakter de olmuştur ama her fırsatta Kürt olduğu reddedilmiştir.
Kampanya o dönemin en önemli ticari mallarında biri olan fındıkla başlar. Zaro Ağa’nın yaşı ve yediği yemeklere atıfta bulunarak düşünülen tanıtım çalışmaları Macaristan’da dört dile çevrilerek tüm dünyaya dağıtılan kartpostallarla başladı.
Ön yüzünde iki güzel ecnebi kızla samimi pozlar veren Zaro Ağa'nın resmi bulunan kartpostallarda "Kim Zaro Ağa gibi Türk üzümü ve fındığı yerse, zeytinyağı ve İzmir inciri ile sindirim sistemini harekete geçirirse ve Türk tütünü içerse onun gibi o yaşlarda bile sağlıklı olur." deniyordu.

ZARO AĞA’NIN AMERİKA ÇIKARMASI

Zaro Ağa’nın dünyanın en yaşlı insanı olarak kabul edilmesi, bazılarının bunu ticari bir başarıya dönüştürme girişimleri sonucu Zaro Ağa’ya dünyanın değişik bölgelerini gezme olanağı doğar. Her yurt dışı gezisi bayağı yoğun ve renkli geçen Zaro Ağa, 1925 yılında İtalya’ya ayak basar.

Hamallık, modellik, reklâm artistliği derken bu kez Tophane’de yıkık dökük harabede onuncu eşi Kudert hanımla kendi halinde oturan Zaro Ağa’yı bu sefer Amerika seyahati bekler. Bu potansiyeli yitirmek istemeyen ticaret insanları Zaro Ağanın bu durumundan yararlanmak isteyen tüccarlar vakit kaybetmeden harekete geçer. 1925 yılında Zaro Ağa’ya bolluk ve bereker vaat ederler. Aynı zamanda umut tüccarları da olan bu kişiler türlü vaatlerle kandırdıkları Zaro Ağayı ikna edip gemi ile önce İzmir’e oradan İtalya’ya götürürler. Avrupa da biraz ısınma idmanlarından sonra 1930 yılında 9 ay süren Amerika macerası başlar.

Amerika’nın yolunu tutarlar ve artık Zaro Ağa Amerika’da gazetelerin başköşesindedir.

Zaro Ağa'nın Amerika'da bir gününü nasıl geçirdiğini 18 Temmuz 1930 tarihli "156 yaşındaki Türk yoğun bir gün geçirdi" başlıklı gazetenin nüshasından öğreniyoruz: " Türk’ün ilk günü sabah kalkıp namazını kılıp ibadet etmesiyle başladı ve ilginç olaylarla dolu olarak erkenden istirahate çekilmesiyle bitti. Odasındaki porselen küvete giren Ağa'nın sıcak su öyle hoşuna gitti öyle rahatladı ki yardımcıları onu küvetten zorla çıkarmak zorunda kaldı. Yaşlı Türk ilk olarak bir soprano tarafından yanağından şaka yollu öpüldü. Türkiye hafif siklet boks şampiyonu olan torunu Ahmet Musa'yla 2 raund boks maçı yapıverdi. Saatlerce röportaj yapıldı resimleri çekildi. Metroya bindi. Gün boyunca etrafa gülümsedi. Bazen içinden güldü birkaç kez de modern Amerika'nın espirilerine koca bir kahkaha patlattı. Ama bunları gayet doğal yapmıştı. Hiçbir şey onu şaşırtmıyor. Tabi ki 156 yaşında artık hiçbir şeye şaşırmanız beklenemez. Zaro Ağa özgürlük heykeli üzerine bir konuşma yapmayı diledi. İki refakatçisi tercümanlık yapmak için yanında durdu. Zaro, Türkçe konuşurken biraz zorlanıyor ve Kürtçe konuşmayı yeğliyor. İleri çıktı ve Kürt bir terciman aracalığıyla arzulu bir hatip gibi konuşmaya başladı. Beş dakika boyunca boğazdan ünlülerle, çatlayan ünsüzlerle, büyük jestlerle ellerini gökdelenlere uzatarak konuştu. Torunu Ahmet Musa onu gayretle dinleyip Asım Rıdvan'a Türkçe'sini söyledi. Asım Rıdvan da gazeteciler için İngilizceye çevirdi: Zaro Ağa iyi diyor."

Zaro Amerika'da binlerce kişi tarafından ziyaret edilmiş, sözleri büyük panolar halinde duvarlara asılmış, Newyork'un en yüksek binasına çıkarılmış ve Amerika'nın refahı ve mutluluğu için ona dua ettirilmiş, birbirinden güzel Amerikalı kızlar kucağına oturtularak resimleri çektirilmiş, röportajlarında dünyanın en yaşlı adamının dinçliğinin ve biraz da çapkınlığının altı çizilmiş. Zaro Ağa İngiltere'de uçak da kullanmış. Moth tipi hafif uçakla hoca ile uçan Zaro Ağa uçmanın Napolyon'dan beri yaşadığı en büyük heyecan olduğunu ve uçmanın evlenmekten daha az tehlikeli olduğunu söylemiş. Geçen yıllara hayıflanan Zaro, 130 yıl önce ilk evliğini yaptığında uçmaya başlaması gerektiğini ifade ederken, onu uçuran eğitmeni Kaptan Edward Jones onun dinçliğine ve serinkanlılığına hayret ettiğini söylemiş.

Basın ordusu yediğinden içtiğine kadar onun her hareketini takip etmektedir. Onunla hatıra fotoğrafı çektirmenin ederi 10 Amerikan dolar, tokalaşıp öpmek ise 15 dolardır.

Röportajlar, toplantılar ve onuruna düzenlenen geceler birbirini izler. Burada birde kaza geçirir. Başını sert bir şekilde çarpması sonucu hafızasında kalıcı bir hasar olsa da vücudu hala sapasağlamdır. Geçirdiği kaza ve yorucu seyahatten sonra zaten oradaki “ticari” görevi de biten Zaro Ağa kendisine vaat edilen hiç bir şeyi alamadan 1931 yılında İngiltere’ye götürülür. Ve elinde avucunda beş kuruş olmadan memlekete geri döner. Döndüğünde öğrenir ki can yoldaşı eşi Kudret hanımda vefat etmiştir.
Yalnız kalan Ağa inzivaya çekilir. Ağa bu sırada rahatsızlanarak Şişli Etfal Hatanesine kaldırılır. 157 yıllık ömrün sonu gelip çatmıştır artık.

BİR KAİDEDİR BU CAVİDANE
ELBETTE GİDER GELEN CİHANE!
“AZ YAŞA, ÇOK YAŞA AKIBET GELİR BAŞA” ZİYA PAŞA

Bir cumartesi günü uzun yıllar kapısında serhademelik yaptığı belediyenin 112 no’lu kamyonuna konulan Zaro Ağa yaşamının en uzun yolculuğuna çıkar. Eyüp Sultan’daki selvi ağaçların altında istirahat eden cemaat sukunetle aralarına yeni katılan bu dünya yolcusunu bağırlarına basar.

Zaro Ağa ölümünden önceki 3 gün şuurunu tamamen kaybeder. Doktoruna göre son sözleri “Vakit geldi” olmuştur.

157 yaşında ölen Zaro Ağa’nın ölüm haberini tüm dünya gazeteleri, "Dünyanın en yaşlı adamı öldü" şeklinde duyurmuş.

Zaro Ağa’nın ölümünün ardından otopsi yapılır. Otopsi sonuçlarına göre ölüm nedeni böbrek yetmezliğidir. Uzun yaşamın sırlarını keşfetmek için beyni, ciğeri ve kalbi çıkarılarak Amerika`da incelemeye götürülür.
Zaro Ağa’nın beyni de incelendikten sonra bir sıvı içerisinde kavanozda muhafaza edilir ve daha sonra Sultanahmet Sağlık Müzesinde sergilenmeye başlanana Ağa’nın beyni uzun yıllar sergilendikten sonra kaybolur.
Ağa’nın ayrıntılı olarak gerçekleştirilen otopsisi raporunun sonuçları Avrupa’daki üniversitelere gönderilir. Daha sonra Eyüp Mezarlığına defnedilir.
Yaklaşık 1.5 asır yaşayan Zaro Ağa, ’en uzun hayatta kalan adam’ ünvanıyla tüm dünya basınının ilgisini çekmiş, birçok hekim tarafından incelenmiş, uzun yaşamanın sırrı konusunda kafaları daha da bulandırarak, 157 yaşında hayata gözlerini yumdu.

Nasıl bu kadar uzun yaşayabildiği konusunda araştırmalara konu olmuş çeşitli araştırmalar yapılmış Zaro Ağa’nın uzun yaşam sırrı olarak çok sevdiği bulgur ve yoğurt gösterilmiştir.
En çok bulgur pilavı ve yoğurt yediği ifade edilen Zaro Ağa'nın uzun yaşamının birçok gününde karnını sadece yavan ekmekle doyurmak zorunda kaldığı da bilinen bir gerçektir. Şaşırtıcı olan bir diğer nokta ise Zaro Ağa’nın tüm yaşamı boyunca hatta son günlerine kadar tütünden hiç vazgeçmemesidir.
Zaro Ağa uzun yaşamı kadar evlilikleriyle de ilgi çekmişti. Zaro Ağa'ya "Neden bu kadar çok evleniyorsun" diye sorulduğunda, "Ne yapayım, aldığım kadınlar çabuk ihtiyarlayıp öliyler" diyordu.

ZARO AĞA YAŞAMINA TAM ON PADİŞAH, ON BİR HALİFE, YİRMİSEKİZ SADRAZAM, BİR CUMHURBAŞKANI VE BEŞ BAŞBAKAN SIĞDIRDI

29 Haziran 1934 günü hayata veda eden Zaro Ağa’nın vefat ettiği Şişli Etfal Hastanesi’ni çocukları, torunları, torunlarının torunları ve meraklılar doldurmuştu. Hastanenin koridorlarında daha sonra torunu olduğu öğrenilen feryad eden bir kadının sözleri yankılanıyordu: “Ooy, oooy, dünyaya doyamadan gettii!”



HAKKINDAKİ KİTPLAR:

Mevlüt Çelebi, Dünyanın En Uzun Yaşayan Adamı: Zaro Ağa (1777-1934), Libra, 2010
Rohat Alakom, Dünyanın En Yaşlı Adamı: Zaro Ağa (1774-1934), Avesta Yayınları, 2009.
Rohat Alakom, Eski İstanbul Kürtleri (1453-1925), Avesta Yayınları, 1998,

.

2 Nisan 2011 Cumartesi





Deprem ve tsunami sonrasında yanmaya başlayan Japonya’nın Fukuşima nükleer santralında alarm seviyesi 5’e çıktı. Çernobil’de seviye 7 idi. Japon bilim adamları, reaktörleri soğutmak için zamana karşı yarış veriyor.
8.9 büyüklüğündeki depremin ardından zarar gören Fukuşima Nükleer Santrali’nde bulunan 180 kişi, 4 vardiya halinde reaktörleri soğutmaya çalışıyor. Basının bu cesur insanlara yakıştırdığı “Kamikaze” kelimesinin kökeni ise yüzlerce yıl öncesine dayanıyor.

13. yy’da Kubilay Han önderliğinde büyük bir savaş filosu Çin Denizine sefer açılmıştı. Bu dönem de Japon klanları tarihlerinde ilk defa birleşmiş ve kendi aralarında savaşmadığı 1592 Kore işgalinden önceki ilk savaş dönemidir. İnsanların korkuyla beklediği , umudunu kestiği bir zamanda başlayan şiddetli fırtına Moğol gemilerini batırmıştı. Aralıklarla birkaç sefer daha denemede bulunan Moğollar gene aynı rüzgar ve fırtınalarla karşılaşınca coğrafi ve iklim olarak fethetmenin zor olduğuna kanaat getirip bu topraklardan uzaklaşırlar. Bu savaştan sonra bushidoo eğitimiyle yoğrulan Japon beden ve ruhları uluslarının yenilmez olduğuna dair bir inanış geliştirecekti.

Kendilerininin hayatta kalmasını sağlan bu rüzgara Japonlar sağanak anlamında Çin kökenli “İlahi rüzgar” ”Shimpu” demişlerdir.
Çin alfabesinde “Shimpu” olarak ifade edilen kelimeyi Japonlar yıllar sonra aynı kanji’yle Kamikaze olarak okuyacaktır. Bilinenin aksine Japonlar bu eylemleri Kamikaze olarak adlandırmayacak tersine Amerikalı çevirmenler kelimeyi savaş sırasında Kamikaze olarak çevirecek ve tüm dünyada böyle kabul görecektir.

Japonlar geleneksel olarak saldırı sırasında “Banzai” kelimesini kullanırlar.Savaş çığlığı olarak kullanılan kelime, ban "on bin" ve sai "yıl" kelimelerinden oluşur ve imparatorlara ya da imparatorların şahsında hitap ederken "onbin yıl yaşa" anlamında bir saygı ifadesi kullanırlar.

1944’te başlayan hava saldırıları Japonlara geçmişlerinin hatırlatacak ve onlarda bu saldırı rüzgarına “Kamikaze “(神風) diyecektir. Yoğun hava saldırılarına karşı tokubetsu kōgeki tai (特別攻撃隊) adlı özel saldırı birimini oluşturan Japonlar daha da elit bir birlik olan shinpū tokubetsu kōgeki tai (神風特別攻撃隊, de hayata geçirirler. Ve en son olarak ta Japonlar en ölümcül askeri yapıları olan kamikaze tokubetsu kōgeki tai’yi müttefik kuvvetlerine karşı göreve hazırlar.

Japonya'da sadece Deniz Kuvvetleri birliklerinin üstlendikleri hava intihar saldırısı olan Kaigun Tokkō 海軍特攻 için Kamikaze terimi kullanılıp Kara Kuvvetlerinin saldırı birimi Rikugun Tokkō 陸軍特攻 için kullanılmadığını da not olarak düşelim.Ancak dünyada Hava, Deniz ve Kara kuvvetleri ayrımı yapılmaksızın bütün Japon intihar saldırıları Kamikaze olarak yerleşmiştir.

1942’ye kadar askeri icat peşinde koşan Müttefikler, kısa bir sürede insan ve malzeme kayıplarını telafi edip, öncelikle hava ve deniz hâkimiyetini ele geçirmeyi planladılar.
Sovyetler Birliği doğuda Nazileri mağlubiyete uğratırken Müttefik devletler,batıda İtalya, Normandiya’ya çıkartma yapıp Almanya’ya doğru ilerlemeye başladılar.
Amerikalılar ise, Pasifik’te Filipinler’e çıkartma yapmıştı. Bu durumda, güneydoğu Asya’daki yegane petrol kaynaklarıyla irtibatı kesilmek üzere olan Japonlar yeni bir strateji geliştirmek zorunda kaldı.

Japonya düzenlediği Pearl Harbour saldırısıyla İkinci Dünya Savaşına ABD’ye karşı girerken saldırının etkisiyle kazandığı stratejik üstünlüğü 1942 yılında ABD donanmasının Pasifik harekât alanına girmesiyle önemli ölçüde kaybetmişti. Aynı yıl Midway Savaşında aldıkları yenilgiyle Japonlar savaşta üstünlüğünü yitirmiş ve savaşı Japon ana karasından uzak tutmayı hedefleyerek savunma pozisyonu almışlardı.

ABD ,1943 ve 1944 yıllarında yeni teknoloji uçaklarını ve savaş gemilerini aktif hale getirerek Japonların en önemli deniz ve hava üslerinden biri olan Saipan’ı ele geçirdi. Bombardıman uçakları Japon ana karasını vurmaya başlamıştı. Japonlar yeni taktikler geliştirerek ayakta kalmaya bir yanda da savaş teknolojilerini geliştirmeye ve müttefik kuvvetlerle aşık atmaya çalışıyorlardı. Bu tehlike karşısında o dönemin 12.Hava Grup Komutanı Motoharu Okamura İmparatorluk Donanması Amirali Takijirō Ōnishi’ye farklı bir savaş metodu önerdi.7 Aralık 1941’de uçağında yakıtın sızdığını fark edip düşeceğini anlayarak bir Abd gemisine intihar dalışı yapan Üsteğmen Fusata Lida’yı örnek göstererek onur,ülke ve imparator uğruna binlerce insanın arı kovanı gibi düşmanı sokması gerektiğini savunup kendisinin komutasına 300 uçak verilmesini talep ederek savaşın gidişatını değiştireceğini iddia eder.


BENZİNDEN TASARRUF ETMENİN PRATİK YOLU: KAMİKAZE

20 Ekim 1944’te Müttefiklerin bir sonraki hedefi olan Filipinler’i işgal harekâtı başladı ve ABD kuvvetleri 1942'den beri Japon işgali altında olan Filipinler ‘de başlattıkları genel saldırı çerçevesinde Filipinler'in ortasında bulunan Leyte Adasına bir saldırı düzenledi.
21 Ekim 1944’te pilot Yoshiyasu Kuno’nun başarısız intihar saldırısı girişimi fazla dikkat çekmese de birkaç gün sonra meydana gelecek kanlı saldırıların tetikçisi olacaktı. Tecrübeli pilot Yukio Seki refakatçi uçak gemisi St. Lo'nun hangar güvertesine çarpıp buradaki bomba ve yakıtı infilak ettirdi. Bir anda meşaleye dönen gemi kısa süre sonra ikinci bir uçağa hedef oldu ve hızla battı.

Gemi mürettebatından ölen 114 kişi de, kamikazelerin yol açtığı ilk toplu kaybı oluşturdu. Aynı gün, refakatçi Amerikan uçak gemileri bir kez daha kamikaze hücumuna uğradılar ve yeni kayıplar verdiler. Amerikalılar için korkulu günler başlamıştı.

4 tümen ve 700 gemiyle Palau’dan hareket eden Mütteifik kuvvetleri Generali Thomas Mac Arthur 20 Ekim’de Leyte’ye çıkartma yaptı. Manila’daki Japon uçaklarına Japon gemilerini koruma görevi verildi.Japonların bu görevi verdiği uçakların sayısı sadece 24 muharip uçaktı. 25 Ekim 1944 günü İmparatorluk Hava Kuvvetlerine bağlı 201. Hava Filosunda görevli tecrübeli pilotlar Hiroyoshi Nishizawa, Misao Sugawa, Shingo Honda ve Ryoji Baba ABD sancak gemileri Santee ve Suwanee’ye intihar dalışı gerçekleştirdiler.

Amerikalılar bu ilk hücumda, neyle karşı karşıya olduklarını tam olarak anlayamamışlardı. Bütün Japon uçakları düşürülürken iki tanesinin gemilerine çarptığını görmüşlerdi ki, irtifa keybeden uçak ile düşmana son bir darbe vurmak için dalış, pilotların, ölümle karşılaştıkları zaman uyguladıkları bir davranıştı.

Bölgede görev yapan Amerikan savaş pilotları anılarında “kamikaze” pilotlarının “it dalaşını” (Dog fight) bilmedikleri, uçaklarına ateş açıldığında bile manevra yapamadıklarını, tek amaçlarının Amerikan savaş gemilerine ulaşmak olduğunu yazarak bu saldırıların sinirlerini epey bozduğunu hatta menzilinde bulunan her uçağa derhal ateş açtıklarını ve küçümsenmeyecek sayıda Amerikan uçağı da düşürdüklerini de ekleyelim.
Ayrıca günlüklerde dikkat çeken bir hususta Japon pilotların asıl hedefleri olan uçak gemileri yerine ilk hatta yer alan küçük muhriplerin üzerine intihar dalışı yapmalarıdır.

“büyük bir başarı” olarak gördükleri bu intihar saldırıları, kısıtlı kaynaklarla umutsuzca savaşmaya çalışan Japon komutanlara ilham verdi ve klâsik yöntemler yerine bir intihar birliği oluşturdular.

Pilotlar radarlara yakalanmamak için denizin dalgaları üzerinden gidecek hedefe yakınlaştığında hızla havalanacak ve sonra gemiye olanca hızıyla dalış yapacaklardı.

Hem deniz hem de kara kuvvetlerinin hava birliklerinde oluşturulan özel hücum birliklerinin isminin başına, tarihlerindeki Moğol savaş filosunu batıran ilahi rüzgar “Kamikaze” kelmesini eklediler. Bu elit birliğin personeli için özel üniformalar, armalar ve flâmalar yaptırıldı. Başına imparatorluk bayrağının bandanasını bağlayan pilot göreve çıkmadan önce 31 heceli 5-7-5-7-7 sıralaması ile yazılan Waka şiirini yazıp uçağına “Sakura” çiziyor ve ailelerine bir veda mektubu bırakıyorlardı.

Japon kültürü için önemi büyük önemi olan “Sakura” yani Kiraz ağaçlarının uçuk pembe çiçeklerinin ortaya çıkması kışın bitişi ve baharın gelişini simgeliyor. Tatlı bir meyve vermeyen Kiraz ağacı çiçeklerinin dal üstünde kaldığı sürenin on gün veya en fazla iki hafta olması bu dönemi daha da değerli hale getiriyor.

II. Dünya Savaşı’ndaki intihar pilotlarının son uçuşlarına çıkmadan önce uçaklarına bu çiçeği çizdiği biliniyor.

Saldırı görevleri için uçaklar (kamikaze), tek kişilik torpidolar (kaiten), hücumbotlar (Shinyo) ve mini denizaltılar (koryu), inşa edildi. Hava, kara ve deniz araçlarının yanı sıra balıkadam (Fukuryu) ve üzerine patlayıcı düzenek yerleştirilmiş piyade erleri (Nukaku) görevlendirildi ve savaşta kullanıldı.

İntihar saldırısı pilotları ilk başta , doğrudan verilen emirlerle atanıyorlardı. Bir süre sonra, pilotlardan bu görevlere gönüllü olup olmadıklarını soran bir form dağıtılmaya başlandı ve pilotların bir çoğu gönüllü olduklarını beyan ettiler. Japon İmparatorluk ordusu, intihar saldırısı görevleri için hiçbir zaman pilot sıkıntısı çekmedi. İhtiyaç duyulan Kamikaze pilotu sayısının üç katı olan 20.000 gönüllü görev almak için sıra bekliyordu. Japonların yetişmiş muharip pilotları “Kamikaze” görevlerinde kullanılması yerine 1-2 ay gibi çok kısa bir eğitimden geçirdiği pilotları görevlendirilmesi hava muharebeleri esnasında müttefiklerin usta pilotları tarafından kolayca avlanmalarına, Kamikaze uçaklarının genellikle eski model ve ekonomik ömrünü tamamlamış uçaklardan seçilmesi nedeniyle, saldırı bölgesine uçuş esnasında arızalanarak geri dönmelerine, ya mecburî iniş yapmalarına veya düşmelerine sebep olmaya başlamıştı.

Müttefik savaş gemilerinin intihar saldırılarına karşı hava savunma silahlarına ağırlık vermeleri ve saldırıları karşılamak için uçak gemilerinden havalanan saldırı önleme uçaklarını kullanmaları nedeniyle Japon saldırı uçakları ağır zayiat vermeye başladılar. Savaşın sonuna kadar toplam 4000’e yakın “Kamikaze” pilotu hayatını kaybetti. ABD kaynaklarına göre, Kamikaze görevleri ile batan gemi sayısı 34, hasara uğrayan gemi sayısı 368, ölen denizci sayısı 4900, yaralanan denizci sayısı ise 4800’dü.

20 Ağustos 2010 Cuma

ADOLF HITLER'İN OY PUSULASI


Adolf Hitler'in oy pusulası



Bu günlerde siyasetçilerin elinde 1938 yılında Alman işgali altındaki Avusturya’da yapılan referandumun oy pusulası elden ele dolaşıyor. 13 Mart 1938'den itibaren işgal altında bulunan Avusturya'da 10 Nisan'da gerçekleşen referandum, Hitler'in kontrolünde gerçekleşmişti.

Pusulada, "Führer'imiz Adolf Hitler'in tavsiye ettiği üzere Alman İmparatorluğu ile Avusturya'nın yeniden birleşmesini kabul ediyor musunuz" diye soruluyordu.

Evet şıkkının ise Hayır’dan daha büyük olması da oy pusulasının dükkat çeken bir başka özelliği.



Referandumdan bir süre önce Avusturya'da büyük bir baskı ortamı yaratılmış, faşizm karşıtı cumhuriyetçiler ve sosyalistler tutuklanmıştı.



13 Mart'ta Avusturya'nın işgal edilmesinden önce Avusturya Şansölyesi olan Schuschnigg, Avusturya'da Nazi yanlılarını baskı altında tutmuş, ancak bu tavrı Hitler tarafından "antidemokratik bir tutum" olarak eleştirilmişti. Hitler'e göre Avusturya halkı Almanya’nın liderliğini istiyordu, ancak Avusturya Şansölyesi Schuschingg bunun önünde durarak milli iradeye engel oluyordu. Schuschnigg, son ana kadar Fransa ve İngiltere'nin desteğini beklesede her iki ülke de bu süreçte sessiz kaldı.



10 Nisan'da gerçekleşen referandumun sonucu %99.7 ile "evet" çıkmıştı. Hitler bu sonucun kendisini haklı çıkardığını düşünüyordu. Kendisini eleştiren gazetelerede şöyle seslenmişti: " Bazı gazeteler bizim Avusturya'yı zorbalıkla işgal ettiğimizi iddia etmişlerdir. Sadece diyebilirim ki:ölürken bile yalan söylemekten vazgeçmezler. Politik mücadelem süresince halkımdan çok sevgi gördüm fakat Avusturya sınırını geçtikten sonra gördüğüm sevgi selini hiçbir zaman görmedim. Biz zorbalar olarak gelmedik, kurtarıcılar olarak geldik."





OY PUSULASI:

“Siz 13 Mart 1938 tarihli Avusturya'nın III. Reich ile birleşmesini ve Führerimiz Adolf Hitler'in partisini kabul eder misiniz?”

13 Ağustos 2010 Cuma

AHHHH SCARLETT !!!


ABD'nin Teksas eyaletinde bulunan The Harry Ransom Center Müzesi 1939 yapımı Rüzgar Gibi Geçti / Gone With the Wind filminde, Scarlett O'Hara karakterini canlandıran Vivian Leigh'in giydiği beş kıyafeti restore edip, sergileyeceğini duyurdu. Kıyafetler, sekiz Oscar ödüllü filmin 75. yıldönümünde yani 2014'te sergilenecek. Merkezin koleksiyon sorumlusu Jill Morena, giysilerin bakımsızlık nedeniyle sergilenemez durumda olduğunu, restorasyon için 30 bin dolar (yaklaşık 46 bin TL) toplamaları gerektiğini de söyledi.

3 BOYUTLU PORNO FİLM ÇEKİLİYOR


3.2 milyon dolara 3 boyutlu porno

Hong Konglu film yapımcıları, 3.2 milyon dolarlık bütçeyle dünyanın ilk 3 boyutlu porno filminin çekimine başladıklarını açıkladılar.

“3-D Sex and Zen: Extreme Ecstasy” adlı film mayısta piyasaya sürülecek. Sunday Morning Post Gazetesi’nin haberine göre. öyküsü Çin’in erotik klasiklerinden birini temel alan filmde, Japon porno yıldızları Yukiko Suo ve Saori Hara başrolleri paylaşıyor. Prodüktör Stephen Şiu, sansür nedeniyle filmin Çin’de gösterilemeyeceğini, ancak birçok Asya ülkesinden talep aldıklarını söyledi. İtalyan yönetmen Tinto Brass ve Hustler şirketi de üç boyutlu porno film çekmek istiyor.

TÜRKİYE'DE MÜZİK KÜLTÜRÜ


Cumhuriyetin kuruluşunda başkent Ankara’da başlatılan balolar halkı batılı eğlence tarzına alıştırm amacı güdüyordu.Zaten adab-ı maşeret kuralları çerçevesinde yürütülen bu etkinliklerin yanı sıra Istanbul merkezli Batı tipi eğlence anlayışı (foxtrot,tango, çarliston ...) hızla benimsendi.Özellikle tango türünde ki şarkılara Türkçe sözler yazılarak müzik Türkleştirilmişti.1946 yılından itibaren halk sineması ve radyonun yaygınlaşmasıyla Batı kültürü bu topraklarda tohumlarını bırakmaya başladı.Güncelliğini günden güne yitiren halk müziği iktidar tarafından da dışlanmış,hatta radyolarda çalınmaması bir yana bu tavır köylerden bağlama toplatılmasına kadar varmıştır. ‘’Zengin mirasımız’’ olan ‘’musikimiz’’ ‘’Yurttan Sesler’’ adlı programda ‘Milli Musikimiz Batı Tekniğiyle işleyerek’’ seslendirilmiştir. Bu ilke doğrultusunda günlük hayattan ve radyodan sınır dışı edilen T.S.M. ve Halk müziği en yakında bulunan “gazino”lara mülteci olarak yerleşmeye başlamıştır.

Tek düze bir tarzda icra edilen bu eserleri sıkıcı bulan aynı zamanda Batı kültürünü yoz ve yabancı gören kesim antenlerini başta Mısır olmak üzere Arap radyolarına çevirdi.Bununla beraber Hint ve Mısır filmleri sinemalarda gösterilmeye başlandı.Bu sırada yeni iktidara gelmiş olan CHP,bu filmlerin yayınlanmasına karşı çıkmış,yasaklanmasına destek bulamayınca en azından filmde seslendirilen şarkıların çıkarılmasını önermişti. Bunun üzerine Müzeyyen Senar,Hamiyet Yüceses, Safiye Ayla gibi sanatçılar bu müziklerin üzerine Türkçe sözler okumuş ve filmler bu şekilde yayınlanabilmişti.
Bir süre sonra iktidarı devrealan DP iktidarı Türkiye’de Pazar ekonomisi yaratmaya çalışırken toplumda ‘alafranga/alaturka’ ayrımı keskinleşmeye başladı.60’lı yıllarda eğlence anlayışı saz çalınan bağ evlerinden gazino adı verilen mekanlarda yoğunlaşmıştı. Ateş dansı ve gösterisi ile başlayan ‘Avrupalı artist’lerle ‘oryantal dansöz’ de mevcuttu.Yavaş bir dans müziğiyle başalayan program tango ile devam eder günün modasına göre rumba,swing, rock n roll ya da cha-cha ile eğlence doruğa çıkar., ‘Aman Adanalı’ ile sona ererdi.

Gene bu yıllarda bu gazinolarda parlayan ama Küçük Çiftlik gazinosunda söylediği şarkılar ve yorumunun yansıra sahne kostümleriyle Zeki Müren efsanesinin başladığını da belirtmekte fayda var. Gene aynı yıllarda günde bir gazete ,aktüel magazin dergisinin yanısıra bir de mizah dergisi satın alabilen kitlenin evlerinde Elvis Presley,Peppino Dİ Capri,Adriano Celentano,Nat King Cole’un plaklarının sesleri duyulmaktaydı.Daha genç bir kesim ise oldukça yıkıcı geçen 2. Dünya Savaşı’nın ardından yaralarını sarmaya başlayan Avrupa’dan gelen dejeneasyona karşı tepkiler barındıran grupların plaklarının yurtdışından gelmesini bekliyordu. Batı’da alt ve orta gelir düzeyindeki insanların çığlıkları Türkiye’ye de yankı buldu.
60’larda başlayan ve içinde isyan etme duygusu barındıran “saç uzatma” Türkiye’de de rağbet görmeye başladı. Gençler Batı’daki kılık kıfaetleri benimsemekle beraber kıyafet konusunu “milli”leştirmişlerdir. Batı’daki akranlarının aksine kilim desenli ya da kürk yelekler, binici çizmeleri, kolye ve yüzüklerin yansıra büyük tokalı kemerler de o dönemde sokaklarda sıkça rastlayabileceğimiz aksesuar ve kıyafetler.
Gene aynı yıllarda batı kültürünün Türkiye’ye yerleşmeye başlamasıyla popüler olan “kolej” lerde dinleyici olmanın yanısıra öğrenciler Batı kültürüyle yoğrulmalarının sonucu olarak öğrenci orkestraları kurmaya başladılar.

Pop,caz müzikleri yapan gençler Batı müziği icra ederken farklı denemelerde de bulunmaktan çekinmemişlerdi. Aynı dönemde Cem Karaca, Erkin Koray gibi isimlerde kendilerine has bir müzikal çizgi de yakalamışlardı. Bu isimlerin daha çok rock müziğe yönelmesiyle doğan müzikal boşluğu değerlendiren ilk isim Erol Büyükburç oldu. Elvis Presley’e olan fiziksel benzerliğini de kıyafet ve görüntüsüne yansıtan Büyükburç o yıllarda büyük sükse yapmıştı.

Cem Karaca ve Erkin Koray’ın yurtdışında yabancı müzisyenlerle çalışmalar yapması ilerleyen yıllarda müzikal çizgilerine de yön verecekti. Bunun dışında başta Erkin Koray olmak üzere birçok müzisyen geleneksel enstümanların üzerinde deneysel değişikliklerde yapmaya başlayacaktı. O dönemde Erkin Koray’ın bağlamayı elektro-bağlama haline getirmesiyle bir anlamda “arabesk” müziğinde temelleride atılmış oldu. Koray’ın özelllikle yurtdışında Hintli mzüisyenlerle yaptığı çalışmalar müziğine yansırken “kulak” ları bu tınılara hiç yabancı olmayan halkta bu melodileri,şarkıları benimsemişti.

Gene aynı yıllarda yaptıkları rock müziği millileştirerek farklı bir müzikal yapıda yol alan Moğollar da müziğe Beatles şarkıları ile başlamış ve ilerleyen yıllarda millileştirdikleri müziğe Türk motiflerini de katmaya başlayınca kendi şarkılarını İngilizce sözlerle söylemişlerdi. Belki de bu yıllar halen günümüzde de halen tartışılan Türk rock grupları Türkçe mi, İngilizce mi şarkı söylesin tartışmasının fitilinin ilk ateşlendiği yıllar olarakta kabul edilebilir. Türk rock müziğinin filizlenme aşamaşında bir başka akımda Türkiye’de popülerlik kazanmaya başlamıştı. Batı’da ilgi gören şarkıların melodisi, ezgisi değiştirilmeyerek Türkçe sözle icra edilmesi ve bunların stüdyo ortamında plaklara kayıt edilmesi yeni bir sektörün doğmasına yol açtı. Yabancı şarkılar yerli şarkıcılara söyletilirken , Adamo gibi yabancı şarkıcılarında “Her yerde kar var “ gibi şarkıları söylemesi epey hoş karşılanmıştı. Ki o dönem Frank Sinatra’nın meşhur ettiği ‘Strangers in the night’ adlı şarkıyı “İki yabancıé olarak söylemesi çok beğeni kazanmıştı. Aslında pekte gayret gerektirmeyen bu girişim büyük bir ayrımında yolunu açıyordu. Zira pekte yetenek, ‘kulak’ müzikal birikim gerektirmeyen bu yorumlar “sanatçı” , yorumcu kavramlarını ülkenin müzik yaşamına sokacak. Ve bu durum on yıllarca kime sanatçı denir tartışmasıyla günümze kadar gelecektir.


DEVAM EDECEK..

ROGER WATERS'IN GÖNLÜ RAHAT


Dünyaca ünlü rock grubu Pink Floyd’un kurucusu Roger Waters, Kanadalı grubun Another Brick in the Wall adlı şarkısının sözlerini değiştirmelerine izin verdiği için pişman olmadığını söyledi.


İranlı iki kardeş tarafından kurulan Toronto merkezli grup Blurred Vision, rock müziğin yasak olduğu İran’da, devlet yönetimine kızgınlıklarını ifade etmek için Another Brick in the Wall şarkısının sözlerini değiştirmiş ve şarkının en bilinen dizesini “Hey, Ayatollah, leave those kids alone!” olarak değiştirmişti. Sanatçıları her türlü baskıya direnmeleri hususunda şarkıyı kullanmaları için teşvik ettiğini söyleyen Roger Waters, verdiği demeçte, hem baskıcı hem de gaddar olan bir rejime karşı girişilen direnişte, grubun hayati bir rol oynadığını dile getirdi. Güney Afrika’daki baskıcı ve vahşi rejime karşı direnen okul çocuklarını alkışladım ve onları destekledim diyen Waters, “Aynı zamanda Gazze ve Batı Şeria’daki işgale karşı direnen Filistinli çocukları da alkışladım ve destekledim” dedi.

ZSA ZSA GABOR TABURCU EDİLDİ


Ünlü aktris Zsa Zsa Gabor, dört hafta tedavi gördüğü UCLA Ronald Reagan Tıp Merkezi’nden taburcu edildi.


Kalça kemiği kırılan Gabor, hastaneden Los Angeles’taki malikanesine döndü. Gazetecilere Gabor’un eve döndüğü için çok mutlu olduğunu söyleyen eşi Prens Frederic Von Anhalt, ünlü yıldızın daha uzun yıllar yaşayabileceğini söyledi. Gabor’un 19 temmuzda geçirdiği ameliyatın ardından bir hafta hastanede kalması bekleniyordu, ancak ameliyattan sonra durumu kötüye giden Gabor, öngörülen süreden daha çok hastanede kalmak zorunda kaldı. Zsa Zsa Gabor, iki gün önce bir ambülans ile malikanesine getirildi.

50 YILLLIK MÜZİK BİRİKİMİNİ 10. STÜDYO ALBÜMÜ 'SCREAM'” İLE BULUŞTURDU


"Hayatımda binden fazla doktor gördüm ve onlara yaklaşık 1 milyon pound'dan fazla para harcadım. büyük ihtimalle çoğundan daha çok şey biliyorumdur" diyerek kısa süre önce bir gazetede sağlık köşesi yazmaya başlayan Ozzy Osbourne köşe yazarlığının yanısıra hayranlarına yeni bir müjde daha verdi.Black Sabbath ile birlikte yaptığı çalışmalarla heavy metal'i yaratan ekipten olan Ozzy Osbourne e2 ve radyo eksen sponsorluğunda 30 eylül’de kuruçeşme arena’da konser verecek.

ORHAN PAMUK'U MUTLU EDEN YAZILAR TOPLANDI


Pamuk’un, çeşitli konularda düşüncelerini, kendisini, edebiyatını anlattığı düz yazıları ‘Manzaradan Parçalar - Hayat, Sokaklar, Edebiyat’ adlı kitapta toplandı. Yazarın diğer kitapları gibi İletişim Yayınları’ndan çıkacak kitap, 27 Ağustos’ta raflarda olacak.

Orhan Pamuk'u ve okurlarını mutlu eden o yazılardan pek çoğu yazarın yeni kitabında bir araya geldi


Orhan Pamuk’un farklı dönemlerde yazdığı yazılarından ve kendisiyle yapılmış söyleşilerden oluşan ‘Manzaradan Parçalar’ hacimli bir kitap, toplam 641 sayfa. ‘Hayat’, ‘İstanbul’, ‘Kitaplar ve Edebiyat’, ‘Benim Kitaplarım’, ‘Sanat’, ‘Siyaset ve Diğer Vatandaşlık Dertleri’ adlı bölümlerden oluşuyor.

20 Haziran 2010 Pazar

PRIMAL FEAR VE U.D.O. ROCK TATİLİ'NDE



TÜRKİYE, ROCK TATİLİ 2010'DA BULUŞUYOR


Poem Organizasyon tarafından gerçekleştirilen ve Türkiye’nin en büyük kamp konaklamalı Rock Festivali olan ROCK TATİLİ, 6. senesinde sizleri 5 gün boyunca Foça İngiliz Burnu’nda müzik, eğlence ve tatile davet ediyor. Lütfen tatil planlarınızı yaparken bu tarihleri dikkate alın!

28 -29-30-31 Temmuz ve 1 Ağustos 2010


5 yılda 300.000 seyirciye ulaşan ve 900'ü aşkın müzisyenin sahne aldığı ROCK TATİLİ, 28 Temmuz - 1 Ağustos 2010 tarihleri arasında düzenlenecek. Konforun ön planda olduğu festival alanında; alanın her yerinde kolayca ulaşılabilecek tuvalet ve duşların yansıra, 5 gün boyunca düzenlenecek spor ve plaj eğlenceleri de yer alacak. 5 gün boyunca muhteşem bir tatil yapacak olan festivalciler, yerli ve yabancı müzisyen ve grupların konserleriyle unutulmaz bir tatil geçirecek.

İzmir Foça İngiliz Burnu’nda, yine rock tarihinin en önemli isimlerinin katılımı ile 5 gün yapılacak olacak festivalin biletleri satışa çıktı.


GENEL BİLGİLER


İngiliz Burnu Festival Alanı: Rehabilite edilen ve daha konforlu bir Rock Tatili 2010 için yoğun bir çalışma başlatılan festival alanında; yiyecek ve içecek satılan çadırlar, her türlü gereksinime yönelik alışveriş standları, otopark, müzik, workshop alanları, başta Guitar Hero olmak üzere, langırt, air hokey, boks, twister, gondol, atış, rodeo, dart, penaltı gibi çeşitli oyun alanları, sağlık ve iletişim standları festivalciler için hazır bulunacak.


Kamp Alanı: ROCK TATİLİ FOÇA süresince konaklamak ve çadır kurmak isteyenler için festival alanında özel olarak düzenlenen ve rehabilite edilen toplam 15.000 kişilik kamp alanı bulunmaktadır. Festival, kampçılara kapılarını 27 Temmuz 2010, saat 16:00'da açacak.



ROCK TATİLİ 2010 LINE UP


ANA SAHNE: U.D.O., Primal Fear,Hayko Cepkin, Kurban, Duman, maNga, Çilekeş, Moğollar, Erkin Koray, Yüksek Sadakat, Baba Zula, Kaçak, Acil Servis, Murder King, Luxus, Black Tooth, İhtiyaç Molası, Marsis, Asena Özçetin feat Karakedi, Affliction, Art Niyet, Parti, Asfalt Dünya, Demirhan Baylan, Cingi


MYSPACE SAHNESİ: Kül, Ercüneyt Özdemir, Kırmızı, Yeni Harman, Temas, Batı Yakası, Bandista, Neverland, Rol (Rock Tatili 2010 kapsamında Myspace sahnesinde performans yapacak diğer gruplar yakında açıklanacaktır.

SAHNE

Ana Sahne: 35.000 kişinin aynı anda konser izleyebileceği bir alanda yapılandırılacak ana sahnede dört gün boyunca bir çok grup ağırlanacak.

Alternatif Sahne: 10.000 izleyici kapasiteli alternatif sahnede; Myspace’te yer alan yeni yetenekler sahne alacaklar.


ROCK TATİLİ BİLETLERİ

1 - Kombine avantajlı biletler: 5 gün boyunca tüm etkinliklere ve konserlere katılım imkanı sağlamaktadır. Kamp alanında konaklama yapılamaz.(60 TL)

2 - Kamp + kombine avantajlı biletler: Kamp alanında konaklama yapılarak festival alanında 7/24 avantajlardan yararlanabilmektedir. (75 TL)


Daha fazla bilgi için: http://www.rocktatili.com

Myspace sahnesi için: www.myspace.com/rocktatili

17 Mayıs 2010 Pazartesi

BABA'YI KAYBETTİK





2003 yılında İstanbul'da konser öncesi tanıştığım güzel insan.Yıllarca eski programım beton'a özel mesajınla hayat vermiştin.Şimdi yoksun. ve artık şarkılarınla genç bünyelere hayat vereceksin.güzel uyu. Long live rock n roll !


Rainbow ve Black Sabbath'la efsane olan, daha sonra da kendi grubunu kuran heavy metal'in usta ismi Ronnie James Dio, 67 yaşında kansere yenik düştü. Eşi ve menajeri Wendy Dio, internet sitesinden yaptığı açıklamada Houston hastanesinde tedavi gören ve mide kanseri rahatsızlığı olan Ronnie James Dio’nun hayata veda ettiğini açıkladı.

'HEAVY METAL'İN SEMBOLÜNÜ YARATTI

Asıl ismi Ronnie James Padavona olan Ronnie James Dio, 10 Temmuz 1942'de ABD'nin New Hampshire eyaletinin Portsmouth kentinde doğdu. Vokalistliğini yaptığı gruplar arasında Black Sabbath, Rainbow gibi klasik isimler ile kendi grubu olan Dio bulunmaktaydı. Ronnie James Dio, ayrıca, artık metal müziğin sembolü haline gelmiş olan "horned hand"(şeytan boynuzları) işaretinin bulucusu olarak kabul ediliyor.

7 Mayıs 2010 Cuma

DOUGLAS NÜKLEER'E KARŞI


NÜKLEER SİLAHLARA KARŞI HOLLYWOOD DESTEĞİ

Dünyanın nükleer silahlardan arındırılması girişimlerine Hollywood'dan destek geldi. Birleşmiş Milletlerde, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması'nı (NPT) gözden geçirme toplantıları kapsamında, 'Countdown to Zero' adlı belgesel filmin gösterimine katılan ünlü oyuncu ve Birleşmiş Milletler (BM) Barış Elçisi Michael Douglas, ABD ve Rusya'nın öncülüğünde, nükleer silahların sonunun başlangıcına tanık olmanın en büyük umudu olduğunu söyledi.

MICHAEL DOUGLAS: NÜKLEER SİLAHLARIN SONUNUN BAŞLANGICINA TANIK OLMANIN EN BÜYÜK uMUDUM

Oscar ödüllü yönetmen Lawrence Bender'ın 'Countdown to Zero' adlı belgesel filminin gösterimine, ile Hollywood yıldızı ve BM Barış Elçisi Michael Douglas'ın yanı sıra BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon da katıldı.

MING-NA ,"STARGATE UNIVERSE" E GERİ DÖNÜYOR


Oyuncu Ming-Na , bilim-kurgu dünYasının efsane dizisi "Stargate Universe" e geri dönüyor.
Ming-Na , oynadığı karakterin dizide oldukça sevildiğini ve erkeklerin acımaz evreninde ayakta kalma mücadelesi verdiğini söyleyip bu durumun kendisinin Hollywood'taki iş yaşantısıyla benzerlikler olduğunu ekliyor.

BİLİM-KURGU DİZİSİ "STARGATE UNIVERSE" TE DESTINY ADLI GEMİNİN MACERALARI ANLATILIYOR

Meşhur dizinin genel hatları ise şöyle:
Milyonlarca yıl önce Destiny adlı Kadim gemisinin evrenin uzak yerlerindeki yaşamı araştırmak için gönderilmesi ve Kadimlerin bu gemiye belli zaman sonra keşfetmek için gelmeyi planlaması anlatılıyor.Her sezon farklı bir galakside geçen hikayeyi anlatıyor.

MEAT LOAF'TAN YENİ ALBÜM



80 lerin ünlü siması Meat Loaf yeni albümünün çalışmalarını tamamladı. Meat Loaf her şarkının bir hikayesi olduğunu belirterek konsept bir albüm hazırladığını söylüyor.

MEAT LOAF,"HANG COOL, TEDDY BEAR" DA YARALI BİR ASKERİN HİKAYESİNİ ANLATIYOR

Uzun şarkı sözleri yazma geleneğini bu konsept albümündede bozmayan Meat Loaf,albümün hikayesinin senarist ,yönetmen Kilian Kerwin'in bir hikayesine dayandığını anlatıyor. Savaş alanında ölüme çok yaklaştığını hisseden yaralı bir askerin hikayesinin anlatıldığı yeni Meat Loaf albümü "Hang Cool, Teddy Bear"ın tanıtım turnesi yaz ortasında Amerika'dan başlayacak.